İçime gömdüm bu şehrin insanlarını Bir bir suratlarını giyinirim her gece Bir gün melek olur şeytanı kıskandıran, bir gün şeytan olurum meleklerle yarışan ve şeytanda bir melektir deyip katili oynarım Yüzü sana bakan gözlerimin namlusunda! Kirpiklerime sürülmüş küskün yaşlar patlamaya hazır tetikte… Gözlerimi kapatmak istemem, bu oyun burada bitmesin diye.
Bir anne sesiyle irkilirken yorgun yüreğim yüzünü sanki düş kırıkları kesmiş bir çocuğa takılıverdi kısık gözlerim Anne, anne, anneciğim… Kulakları tırmalayan bir yakarış Canım yanıyor anneciğim! yüzünde derin bir barut isi, kan damlıyordu gülüşlerine adım adım yaklaştıkça ona fersah fersah uzaklaşıyordum kendimden yüzümde bir utanç abidesi düne nişan alıp yarınları ıskalayan acemi bir katil rol almıştı bu sefer rol keserken, yol kesmekti bu hayalperest eşkıyalara özenip yarınları yağmalayan… Daha kaç can yanacaktı karanlık gecelerde kaç gece daha siyaha bulayacaktı beyazla arınmış bedenleri ne zaman kapanacaktı ölüme yürüyen gözler ya da ne zaman sonlanacaktı dile yapışan küfürlü sözler…
Eskiden bu kente ayrılık düştüğünde daha bir kara açardı güller Ve yaşamı yirmi dört saati geçmeyen kelebeğin kanatlarına takılırdı yalnızlık O günden beri düş hekimine tedavi olmasa da nevrotik ruhum Aşıkların bedeninden mezara girecek yolu gözlerim olmadan da bulurum…
Kalk gururum, ayağa kalk! Hadi en yıkıldığın yerden doğrul da kalk. Geride bırak anılarını, boşvermişlik serp tümcelerine. Her seferinde dağıtılmadı mı kelimelerin, toparlamak istediğinde kendini? Bırak devrik kalsın bu sefer, varsın öznesine küsüp, yüklemine rest çeksin. Nasıl olsa bir yalan uğruna koca bir hayat yok olmadı mı satır aralarında? Çevrilen sayfaların altında ezilmedi mi bu yürek, ayraçlar ayıramadı mı yoksa bizi? Bir yazarın romanına konu olmadı mı yoksa aşkımız? Girişten gelişmeye geçerken alınan nefeste ki boşluğa düşüp yok olmadık mı seninle? Bu ilişkiye giriştik ama gelişemedik ki be sevgili, gelişemedik, geliştiremedik geleceğe bakış açılarımızı. Bu kadarı fazla gerçekten. Olsa olsa iki cümle arasında yaşamışızdır yaşantımızı. Noktası olmayan, virgüllerin bile ayırmaya cesaret edemediği, birbirine kenetlenmiş, tek nefeste okunan iki cümle! Bir elmanın iki yarısı gibi.. Bıçak gibi kesildik ey sevgili! Yenilen taraf bendim. Dağılan taraf bendim. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim, gıkım çıkmadı. Sesim dışarıya çıkamadı. İçime attım. Hep içime akıttım göz yaşlarımı. Sel oldu, bir tufan koptu içimde ve sana ait olan her şeyimi yuttu. Hadi şimdi bütün devşirme umutlarını al da ayaklan gururum, bakma ardına, hayatına anlam katan en büyük anlamsızlığına dönüp bakma. Gözlerin arkada kalmasın, alt tarafı bir ayrılık değil miydi işte? Çarp kapıyı, var gücünle çek ve git!
Eskidendi, hayatımın kırılma noktasına gelmeden önce 50 promil aşk alıp son sürat sana çarptığım zaman, yüzüm gözüm kana değil sana bulanmışken, derin bir boşluk içindeyken ve gözümden ince ince aşk damlıyorken avuçlarıma, sen bir o kadar yasaktın bana ve bir polis memuru ehliyet ve ruhsat diyordu aldırmayan tavırlarla. Oysaki kaçak bindiğim bu sevda yüklü araçta sadece kendimden uzak kalbimi almıştım yanıma. Her şeyi onunla aşabileceğimi sanmışım, yanılmışım, beyazına aldanıp kırmızına kanmışım.Hadi usulca tak kelepçeyi koluma, kalbime takılan paslısından sonra koymaz artık kolumdaki bana. Şimdi götür beni yargısız infaz odalarına, veremeyeceğim bir hesap yok nasıl olsa…
Gözlerimi tavana yaslayarak başladığım her düş bozumu gecede sen düşerken gözlerime, ben tutmaya çalıştım kirpiklerimle, tutamadım! Yaş oldun aktın, gittin gururuma inat, damlaya, damlaya büyüdün içimde. Her damlan yüreğimde bir oyuk daha açtı. Her oyuk kapanmaz yaralara döndü, sulandı, sulandı.. Hiç bir merhem tutmaz oldu yüzü. Kesip çıkarmak istedim seni içimden bir bıçak darbesiyle, daha da kanıma işledin. Çünkü sen benim kanserli sevdamdın! Bıçak vurdukça bedenime nüfuz eden, benliğimden sonra bedenime de hükmeden ölümcül bir sevda. Şimdi kim döndürecek beni bu ölümlü yollardan? Her adımda bir patlama yaşayan naçar bedenime, her kaçışta bir kilitlenme yaşayan kimliksiz benliğime kim sahip çıkacak?
Şimdi kalk gururum “yaşamak için öldür” cümlesinin hakkını ver.İçinde taşıdığın katili bu sefer de sen kirala gururum. Anılarına sık kurşunu, acılarını böl, parçala, yok et. Dünlerini peşkeş çekip günlerini kurtar. İçindeki kan serilmiş yollarını temizle.Yeniden dirilişin öyküsünü silinmeyecek şekilde baştan yaz.
15/8/2008 - İSTANBUL BİR “DÜŞ”TÜ, ARTIK GÖZÜMDEN DÜŞTÜ
İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul… Düşler şehri, umut kapısı Artık tüm ihtişamını yitirdi gözümde Tüm umutlarım kaldı altında, ezdi geçti hayallerimin bekçileri Oysa ki bir şanstı belki bu şehirde doğuşum Herkesin hayalleri, benim yaşantım olacaktı belki de Yarim benden gitti gideli dargınım artık bu şehire Şehrin ne suçu var ki diyorum bazen kendi kendime Aslında var, evet suç onda. Buluşacaktık ikimiz saat dokuzda Dolmabahçe saat kulesinin altında Elimde çiçekler, dilimde aynı nakarat haydi gel benimle ol… Belki oturup yıldızlardan bakamayacaktık dünyaya ama Dünyadan yıldızlara bakmanın zevkine varacaktık belki de Bak bir yıldız daha kaydı gökyüzünden Bir dilek daha tutuluverdi en kırılgan yerinden Bekledim, bekledim durdum gelmeyenimi.. Akrep dokuzu teğet geçe onu değil sanki beni vurdu Gelmeyenim hayallerimle birlikte beni kalbimden vurdu. İstanbul’a yenik düşmüştü bu sefer sevdam Oysa ki sen İstanbul’a gelecektin, İstanbul’u benden almayarak… Şimdi makyajına aldanıp büyüsüne kapıldığın Şehr-i İstanbul’a düşman mı olmalıyım Yoksa beni vuran akrebin zehrini mi sana kusmalıyım?! Birinci çoğul şahısken üçüncü tekil şahısa boyun mu eğmeliyim? Yağmurlarına salmalıyım belki de kendimi Marmara’na süzülüp ağır aksak akmalıyım Ardından yağmur sonrası toprak kokusu gibi derin derin iç çekişlere sebep olmalıyım. Ah! İstanbul artık salacakta salınıp kız kulesini seyretmeyeceğim Dalgaların mabedine tacizine göz yumacağım Galata kulesine çıkıp İstanbul kanatlarım altında diye haykırmayacağım Eminönü’nde ki güvercinler öksüz, Kadıköy’e giderken beslediğim martılar aç kalacak artık Yüreğimi yasladığım ada sahillerinden Rüzgarların eşliğinde gözlerimi kapatıp seni dinlemeyeceğim Bir çay bile içmeyeceğim artık Büyükada da… Kırgınım sana İstanbul Elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi küskünüm sana… Aşkların bir şişe şaraba taksim edildiği Beyliğini göremediğim oğlunun hiçbir istiklali kalmamış satılık kalpler caddesinde volta atmayacağım Erhan abinin helva, ekmek, çaydan sonra gittiği Ortaköy kahvesinden boğazına elimi daldırmayacağım Kapısı toptan yıkılmış, haremi rant kapısı olmuş sarayın burnundan giren ters akıntılar boğazında duracak tıkanacaksın!! Ey hüznü içinde barındıran İstanbul Artık zincirlerine vurulup kuyularına atılmak, tahta kalelerin de zapt edilmek, Yedi tependen her seferinde sürgün edilmek bile yarsızlığımın yarasının yanında ince bir sızı kadar biçare kalıyor. İstanbul, uğruna ne fetihler yapılan, fethedenlere müjdeler verilen şehir Herkes için yaşanılası bir “düş”tün, artık gözümden düştün… İşte gidiyorum, içimi bırakarak içinden geçtiğim şehrin hiçbir durağında durmayarak yoluma devam ediyorum Ölü bir kente alfabesiz bir şekilde yol alıyorum…
“Sana yazmaktan çok susmayı denediğim şu günlerde kalemim benden çok sana yazılıyordu, sana tutkuyla bağlanıyordu. Ve ben her seferinde bu hatasından dolayı kalemimi, kırmakla cezalandırsam da aslında kendi kalbimi kırdığımı sonradan fark ediyordum. Ama şimdi zamana yazma zamanı…”
Üstadlar aşkı iki ya da üç kişi yaşaya dursun bir ayrılık ardından geride kalan, aslında tek başına yaşamaya çalışırdı adı aşk olan bu tonlarca yükte ki ağırlığı. Gün geçtikçe ağırlaşan sırtta ki kamburumsu bu amansız hastalık kendini iç kanamalı gece nöbetleriyle sıtmaya çevirip kalbin çeperini tedaviye engelleyecek şekilde çevreler ve erişilmesi güç duvarlar örmeye başlar. Kalbe giden, ulaşılmaya çalışılan her yol bu aşılması güç duvarlara çarparak geri döner zamanla. Gidenin kalana armağan ettiği, kendine bu şekilde çok iyi bak hediyeleriydi bu hüzün paketleri. Titremeyle ve ter içerisinde sıçrayarak uyanılan ve bir bardak suya hasret kalınan bu nevrotik gecelerde içten çağlayan gözyaşı patlamasıyla kafayı tekrar yastığa vurup geçmiş bir kez daha sorguya çekilirdi. Adı geçmişti, oysa hiç birşey geçmemişti belki de geçmeyecekti. Ya da hep kendimizi akışına bıraktığımız mucizevi bir ilaç olan zaman bu yaralarımıza da merhem olacaktı kimbilir!!
Olsa olsa taze anılar ekler üzerine ve yarası derin diğer anılar en ufak bir dokunma da kanayacak şekilde kabuk bağlar. Ve biz de zamanla bak düzeldi diye zamanın başımızın tacı yapılmasına izin veririz. Ben sana söylemiştim zamanın çözemediği hiç bir sorun yok telkinlerini defalarca dinleriz. Bilemeyiz ki zamanın üzerimize aslında daha da acı getirdiğini. Aynı temizlemeye üşenilen bir şeyi halının altına sokuşturup daha sonra halıyı kaldırdığımızda asıl sorunla karşılaşmaya benzer zaman. İyiye ulaştırmak adına üzerine bir şey ekler ve en ufak bir kıvılcımda, bir anı patlamasında daha da kanatacak şekilde geri teper acılar. İşte o zaman dipsiz kuyulara olta atmaya benzer yaşam. Hayata bir türlü rastgelemezsin. Hep boşa çekersin yaşamı. Dibe vurmaktan her yerin yara bere içinde kalır. Hayatın ayaklarının altından kayıp gittiğini sanırsın. Bir ışık ararsın, düzlüğe çıkaracak bir yol. Yolu bulursun bir umut, bin gayret tüm gücünle ayaklanıp koşarsın şavka doğru fakat bu sefer ters yönde olduğunu fark edersin geçte olsa. Tabelalar seni hep geldiğin yere götürür. Hayata ulaşmaya çalıştıkça ondan daha da uzaklaşırsın. Başladığın yerde durup kalırsın. Misafir gibi hissedersin kendini. Önünde her şey olan ve hiç bir şeye dokunamadığın yaşam sofrasına öylece bakarsın boş boş. Birinin hadi başla, durma öyle silkelen, yabancısı değilsin buranın demesini beklersin. Hep bir tetiklenme arzusu belirir benliğinde. Durgunluk ve umutsuzluk kanına işlemiştir artık. Ne yapacağına karar veremezsin. Şundan alayım, şunu yapayım, işte bu aslında en sevdiğim, bu kaçırmamalıyım derken bir de bakmışsın hiç bir şeyin tadına varamadan aç kalkmışsın sofradan! En kötü kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunun farkına varırsın ama iş işten geçmiştir. Yine cepten hüzünlerini yemek düşer bir sigara altlığı yapmak için. Nasıl olsa hüzünlerinden dağ gibi bir stoğun oluşmuştur zaten. Gülümsersin, her şeyde bir hayır vardır dersin. Kendi ahmaklığını ve gafletini hayra yoracak kadar acizleşirsin. Her olumsuz şeyde hayrın arkasına sığınmayı adet haline getirirsin. Özeleştiriyi unutup hatalarını yamayacak bir kılıf ararsın. Bir süre sonra bu da işe yaramaz. Dönüp dolaşırsın. Fakat ne kadar dönersen dön, semazen olmadığın için başın döner düşersin. Ve anlarsın ki boşa akıttığın her damla gözyaşının hayatını önüne katıpsel gibi götürdüğünü ve hız kesmeden de götürmeye devam edeceğini. O vakit doğrulursun artık yeni bir başlangıç yapmaya kendi kendine söz verirsin. Hayatının sonbaharına ait etrafını sar/ar/mış yaprakları temizleyip ilkbahara kucak açmak için yüreğinin penceresini dış dünyaya açmak istersin. Yeni kırmızı kırmızı aşk gülleri, gönül bahçeni yeşillendirecek umut tohumları, feslegen kokulu sevgi filizlerini bahçenden eksik etmek istemezsin. Yüreğin kıpır kıpırdır. Hemen yenilikleri istersin. İşte bu sefer voleyi vurdum dersin. Fakat sonbaharın ardında ki kışı hesaba katmadan heyecanla bahara ulaşmayı istemek ısınmadan maça çıkmaya benzer. Voleyi vururken yaptığın ters hareket seni sakatlamıştır. Bu sefer de zamansızlık engeline takılırsın. Kış gelmiştir sen ne kadar istesen de bir daha açmayacaktır güller… Zamanın sana attığı kazıklara sende zamansız ve bilinçsiz davranışlarınla çanak tutarsın. Dünya bir günde meydana gelmemiş, savaşlar bir günde kazanılmamıştır. Sabır ve yavaş yavaş düzeyli gayretlerle güzel günler elbette gelecektir. Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki ağır yüklerin üzerinden kalkmasıyla kişi bir anda kendine gelemez, gelmek istese de hazır değildir yeni bir maceraya. Her deniz fırtına sonrası anında dinginleşemez. Dışardan yüzeysel gözükmese bile dibinde hala alaboralar kopmaktadır. Ve yeni baharlara ulaşmak için kışları yüreği yormadan azimli bir şekilde umut ederek geçirmeli ve her olumsuz sonuçtan ders çıkararak hayatına bir basamak daha ekleyip böylece iyiye giden yolda olgunlaşma adına tecrübeli adımları sağlam atmayı başarabilirsin…
Sessizliğimin destursuz çığlıkları gem vuruyordu ayaza üryan düşmüş geceye.. İsliydi, tozluydu da pembesi kalmamıştı artık tahayyüllerin. Geçmişin ateş kızılı geleceğimin gölgesini sıfırlayarak, bir mızrak boyu yaklaşmıştı arasatta.. Kendine bile faydası olmayan anılar yarınları baltalamıştı. Geçmişi olmayan adamı oynarken geleceği yok etmek bu olsa gerek. Ne garip bir duygudur aslında med cezirler oluşturan geçmiş zaman kiplerinin gelecek umutlarımıza her çarpışında hayatımızı aşındırması! Ve her aşındırma yıkılmaz sandığımız gururumuzu ufalayarak parçalayıp geçmişin içine serpiştirmesi. Bu kaotik travma nereye ve ne kadar gider aslında??. İnecek var ya da derin bir sona gitmek için binecek var kimsesizlik gemisine. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin duyamayacağı ıssız, sessiz derin bir kuyu mesela... Kendi çığlıklarımla akustik hüzünlerimi orada daha da net oluşturabilirdim. Kotası dolmuş hayatı orada daha net notalayabilirim.! Ya da bir yeraltı mağarası. Nasılsa topraktan geldik toprağa gideceğiz değil mi? Ha bir eksik ha bir fazla!!
-iyi misin?
-Değilim!!.....
Hem biliyor musun çıplak ayakla adımlıyorum artık caddeleri.. Hücreme ilişmiş varlığını toprak alsın diye… Yüreğimi yaslıyorum bir yağmur bulutuna. Bana çarpmasını bekleyip duruyorum diğer bulutların. Çarpsın, çarpsın ki ruhuma işlesin saf yağmur suları. Aksın, gitsin bedenime gömülsün tüm ütopyalarım. Nadasa bıraktığım gafil çocuk ruhumu ancak böyle sürebilirim gidilecek yola doğru.
-Nereye?
-Son bir şans veriyorum maktulün gözbebeklerine bakabilmen için.. Kutla
kendini ki son cinayetin değilim.. gitmeliyim..
İç kanamalarımı açığa vurmalıyım.. kangrene dönmeden durdurmalıyım çürümeyi.. İçimdeki verimsiz, çelimsiz çocuğun hakkından gelmeliyim. Ne çok severdin O’nun saçlarını hâlbuki. Fakat ne çare yol uzun, yol çetrefilli. Övün eserinle.. İşte ben; yaşamımın sebebi olan bir çocuğun katili…
Bir ayaz daha gecede çığlıklanırken, ruhumu asıyorum bedenime yol üzeri. Damarlarımdan ilmik yapıyorum boynuma. Yetmiyor, kemiklerimi çakıyorum ellerime ve ayaklarıma. Dik dursun sensizliğe eğilmesin diye. Kaburgalarımdan köprü yapıyorum ayaklarımın altına, kan gölüne düşmeyeyim diye. Afili ölümler seçiyorum çocuk ruhuma tüm psikopatlığımla. Yaklaşan sonlara yazıyorum adımı, bu film burada bitmeli diyorum kendimce. Ruhuma verdiğim sızıyı kalbimden ince ince çekiyorum. Kan revan içinde kalmış vücudumdan benliğime yayılan akıntı, gel-git lerime hız kazandırmaya başlıyor. Her çarpışma bana iyi bir son hazırlamışçasına açıklara sürüklüyor. De(li)liklerimden su almaya başlıyorum. Her nefes alışım boğaz/ım/a kadar batırıyor beni. Artık hasat zamanım geldi. Vaktim doldu. İçimdeki katil emeklerinin karşılığını almalı. Fire vermiş bir hayatın son demlerini yaşıyorum. Gözlerimi kapıyorum ve kendi fişimi kendim çekiyorum.
Sonunda bitti artık özgürüm Tutsaklığın gölgesinden özgürlüğün güneşine atmıştım adımımı Bitmişti cezam, geçmişti hapislik günlerim Ama geçmemişti sensiz geçen günlerdeki özlemim Hiçbir zaman dinmemişti ve de dinmeyecekti yüreğimde ki izlerin Vuslata giden hasret gecelerinde Yüreğimde vuran sevda hecelerinde Çarpılara bürünmüş duvar köşelerinde Yalnız senin adın geçiyordu. Yalnız sana kavuşmanın vereceği mutluluk firari duygularımı bastırıyor yalnız senin varlığın benim yokluğuma engel oluyor, mantıksızlığıma dur diyordu. sürgün edilmiştim ben yüreğinden, gözlerinden, o sıcacık ellerinden… her şeyden geçirdiler de bir senden geçiremediler beni bir seni bitiremediler ben de Gözlerimi kapatınca sen düşüyordun düşlerime Gülümsüyordun demir parmaklıklar ardından bana elimi uzatınca sana, yok oluyordun bir anda aynı zamanda çok oluyordun Her gece düşlerime gelişlerinle Seni benden ayırmak isteyen Düş bozanlara çok oluyordun! Sessizliğimin sensizliğe vurduğu Her dakika bitmek bilmeyen Bir yol oluyordum Sense üzerimden geçmeye hazırlanan aşikar bir yolcu… Her adım atışında özlemlerim kanıyordu Tutkularımın dinlenme tesislerinde! Yol bitmiyordu, yıl bitmiyordu Zaman geçmek bilmiyordu. Sen susuyordun Ben ise zemheri soğuklarda volta atıyordum Üşüyordum, her gece düşlerimden düşüyordum Fakat sen bilmiyordun, görmüyordun Anlamıyordun ve hiçbir zaman da Anlamayacaktın… Sen tutsak düşlerimde bir ömür boyu saklı kalacaktın…
“Şimdi gitmemelisin” sözcükleriyle başlayan ve “bu aşkın sonu bu şekilde olmamalıydı.” cümlesiyle devam eden parçalanmış aşk hikayesinden bu yana tam 130 gün geçti. Gecesiyle gündüzüyle kahır dolu bir 130 gün…
Gidenin yüklediği yükü taşımanın kalana farz olduğu şu hayatta artık ne yük taşıyamaya dermanım, ne de benliğimi her defasında yitirdiğim, dipsiz girdaplar içersinde sürüklendiğim gecelerden sabaha çıkmaya cesaretim kaldı. Betimsiz bir yaşam tarzına sürüklediğim kendimi, fütursuzca davranışlarımla, şizofrenik bir çizgiye doğru ilerlemeyi göze almış bir ruh haline bürünmeye başlamıştım. Aynada gördüğüm silüetim bana örümceğin ağına düşmüş bir sineğin son çırpınışlarını anımsatıyordu. Çırpındıkça ağ daha da hızlı bir şekilde sarıyordu sineği ve az ilerde bulunan örümcek az sonra yiyeceği kurbanının son çırpınışlarını,boşa çırpınışları büyük bir zevkle izliyordu. Bir müddet sonra sinek kaderine razı gelip çırpınmaktan vazgeçince örümcek harekete geçerek ölümcül darbesini indiriyordu. Evet ben de içinden çıkamadığın soru(n)ların içinde çırpındıkça ve senden kurtulmayı istemeye çalıştıkça daha da çok sana sarılıyordum. Yüreğim sana daha da bağlanıyor, seni içimden atmaya çalıştıkça tüm hızınla kanıma işliyor, bütün benliğime sahip olmaya başlıyordun. Sen, beni kurban seçmiştin. Oysa ki ben sana zaten kurbandım, bu can zaten sana kurbandı. Ama sen anlayamadın ey sevgili! Kaçamıyordum, kurtulamıyordum ve sen beni öylece izliyordun. Hareketsiz, sessiz bir şekilde.
Duvarlarını tırnaklarımla kazıdığım ve tırnaklarımdan sızan kanlarla belki görür de gelirsin diye duvarlara adını yazdığım odamın hayaletiydin sen. Normal konuşmalarla bir şey ifade edemediğimiz aşkımızda susarak konuşmaya çalışıp kendimi tekrardan ifade etmek istiyordum sana. Belki bu şekilde anlardın sana sevgimin sınırsız, kelimelerin kifayetsiz olduğunu.
Fakat ne yaparsan yap seni suçlayamıyordum. İçimin benim göremediğim mavi yanı seni savunuyordu bana. Hem de nasıl bir savunma! Öyle ki an geliyor kendi mantığıma bile yeniliyordum bu beyin fırtınalarında. Ve an geliyor yengi sandığım yenilgilerden medet ummaya çalışır vaziyette buluyordum kendimi! Artık zamanı gelmişti aşk-ı hayat adlı oyununun son perdesine oynamaya. Sensiz, sessiz, kısa fakat akılda kalıcı bir son hazırlamıştım. Kimi yapamadı kaçtı diyecek, kimi onurlu son seçti diyecek, yüreğim ne olursa olsun seni sevecek, cebimdeki son dörtlük her şeyi belgeleyecek…